19 Nisan 2016 Salı


Bu haftasonu Edirne'nin kalbimi çalışından bahsetmek istiyorum size biraz, örümcek hislerimin bana öngördürdüklerinden yola çıkarak yaptığım analize göre böyle küçük minnoş insanları olan, herkesin kendi telaşesinde olduğu bir şehir. En büyük kalp kırıklığım otelimizin adının çok otantik bir içerikte olup binasının ise bildiğin düz betonarme bina oluşuydu. Amaaaan dedim N'OLACAK yani n'olacak. "Ben de bu minnoş şehirde minnoş gönlüme iki güncük Sinan camisi basarım unuturum bu tatsız detayı" telkinleri verdim. Resepsiyonda tanışıverdiğim kızlarla beş kişilik bir odaya yerleştikten sonra Edirne'yi keşfe çıktık. Nasıl ki İstanbulun istiklal caddesi var Edirnenin de kendine ait çok canlı ve upuzuuuun bir caddesi varmış. Caddesi boyunca da kocaman heykelli fışkiyeler.
Edirne de bulunuşumuzun en büyük sebeplerinden biri de tabiki Sinan'dı. Valla Sinancım iyi hoş da sürekli kendini tekrar etmiş adım başı deli gibi cami yapmışsın, gez gez cami komasına girdik vallahi, bitiremedik bi türlü. Ama güzel yapmışın yani şimdi Sinan'ın hakkı Sinan'a. Hath hath o kadar kusur kadı kızında da oluhahajsl tamam tamam. The Great Sinan. Aklınızı alır vallahi.

Akşam meşhur Edirne ciğerini yemeye gittik. İlk defa cips gibi ciğer yedim. Sonra kafe gibi bir yerde langırt oynadık. Kaybeden takım herkese dondurma alsın'ına. Ama sonra bir takım oyunbozanlıklar oldu. Sonra herkes kendi dondurmasını kendi aldı. :( Aklımıza bisiklet kiralayıp biraz keşfe çıkmak vardı ki hava kararınca ve biraz da yorgun hissettiğimizden çay içmeye gittik. Orda da tabu oynayalım dedik, Furkan kendini monopoly'e hazırlamış olduğundan bozuk atınca vampir köylü diye bir oyun oynama da karar kıldık. Yüzyılın en dandirik oyununu sanırım acemi oluşumdan 2 kere kazandım. Batuhan da birkaç tane uyduruk oyun öğretti ama şimdi hatırlamıyorum bile. Ben niye bu gezilerde habire oyun öğreniyordum ya, en büyük kazancım bu muydu yani benim? hayır tabiki de. Sokaklarda serseri serseri takıldıktan sonra otele döndük. Begüm'ün oda arkadaşları pazartesi sınavları olduğunu birdenbire hatırlayıp erkenden apar topar İstanbul'a dönme kararı almışlar. O gece eşyalarımı alıp Begüm'ün odasında uyudum. Eşyalarımı taşırken beni gören resepsiyondaki beyamca da beni geceyarısı lafa kitlemesin mi. BENİ GÖRÜNCE YEĞENİNE BENZETMİŞ. O DA MİMARLIK OKUSUN ÇOK İSTERMİŞ. AMA PUANI YETMEMİŞ. YOKSA ONLAR YEDİ GÖBEK İNŞAAT SEKTÖRÜNDEYMİŞ. Ben de "aynen aynen olur, TÜRKİYENİN %90'INA BENZERİM BEN ZATEN AQ JOKER GİBİ SURATIM VARDIR ::))" dedim. Ama içimden. Yine bir gezi rutini olarak kahvaltıya otelden ayrılmamıza son 5 dk kala indim. Aslında yemem diye düşünüyordum ama baktım kimse oralı değil ben de iki ara bi dere gömdüm orda bir şeyler.
Dönüşte yol üstünde bir sürü köprüye, kaleye, kervansaraya uğrayarak devam ettik. Otobüste yine bir sürü konudan muhabbet ettik. Aaa az daha girdiğimiz Sağlık müzesini unutuyordum. Orda da baya bildiğiniz osmanlı akıl hastanesi nasılmış filan hep gördük. Açık yapılan birtakım kalp ve beyin ameliyatları biraz psikopatça gelse de o zamanın ilmiyle bilmiyle o kadarmış. iyi ki o zamanda Osmanlı'da doğmamışım dişçinin kapısının önünden geçmezmişim :( Adamlar cıvata sıkılacak aletle diş söküyormuş çünkü. En sevdiğim kısım ruhani hastalıkları müzikle tedavi eden boy band canlandırmasıydı. Her makamın iyi geldiği bir dert varmış yahu.  



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder