29 Nisan 2015 Çarşamba


4 günlük gezimle ilgili konuşma hevesim gitmeden bir şeyler yazayım bari, yoksa her şeyi unutup yaşadıklarımı bir karadeliğe yollayacağım.



         "Pırıl pırıl, soğuk bir nisan günüydü; ..." hayır, hayır, bu arkadaşımdan ödünç alıp oteldeki ilk akşamımızda başladığım kitabın hikayesinin ilk cümlesiydi. Ama bilirsiniz, hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Bizim hikayemiz ise şöyle başlıyordu:

Yol çok uzundu. Beklemiyor muyduk, bekliyorduk. Akşam yemeğinden önce odaya yerleştiğimizde odada kötü bir koku duyduk ve bunun kaynağının dolabımızdaki sahibi belli olmayan çorap vb giysilerin olduğunu farkedip resepsiyona söyleyince odamızı değiştirip bizi ikinci katta hocaların kaldığı odanın 2 yanındaki odaya verdiler. SUCH A PÖRFEKT BAŞLANGIÇ. Akşam yemeklerinde genel olarak yiyemedim, çünkü mesela bir akşam yoğurtta sarımsak var ise diğer tüm yoğurt soslu yemeklerde de sarmısak vardı. Tüm sabahlarda da kahvaltıya yola çıkmamıza 10 dakika kala indik ve ben geç kaldığımız telaşesiyle doğru düzgün bir şeyler yine yiyemedim. Yolda yerim diye alelacele pantolonumun arka cebine sıkıştırdığım üçgen peyniri unutup dalgınlıkla üstüne oturmamla evren bana küçük süprizler yapmaya başlamıştı bile.

İlk gün Bucakalan ve Sarıhacılar köyüne gidip düğmeli evleri inceledik. Her yer çok rüzgarlıydı ve bu çok kötüydü. Rüzgardan ellerim uyuştu ve kulaklarım ağrıdı. Akşam, yaptığımız eskizleri yansıtıp inceledik, çok çok da güldük. Neyseki odamızdaki klimayı 30 dereceye ayarlayıp yatıyorduk da geceleri mutluluk hormonu salgılıyordum. Ve nitekim bu gezi ile ilgili yaptığım en mantıklı hareketin polar battaniyemi yanımda götürmek olduğunu da bir kez daha anladım. Polar pijamamı da. Polar eldivenlerimi de almalıydım. Çok aptalım.

İkinci gün Sarıhacılar köyüne yeniden gittik. Proje dersinin son projesinin temellerini attık. Yine deli rüzgar esiyordu ki bu sefer güneş de vardı ve bu güneş akşamına farkettiğim üzere yüzümü yakacaktı. Öte yandan hasta olmamayı umuyordum çünkü rüzgar resmen montumun üzerini delip göğsümü ağrıtmaya başlamıştı. Sonra bir zamanlar ticari açıdan önemi olan ünlü İpek yolu'nu yürüdük. Ordan sonra Side antik şehire gittik. Sonra da sahilde gün batımından hafif kızıllaşmış gökyüzünü izledik. O gece oda arkadaşlarım erkenden uyuyunca çok sıkıldım odadan çıkıp aşağı indim. Yemekhane açık olsaydı çay kahve bir şeyler içecektim, ama değildi, lobi de bomboştu e zaten otel de "hiçliğin ortasında"idi. Bir iki dolandım, sonra odaya geri döndüm. 1984'ten biraz okuyup yattım.

Üçüncü gün Aspendos'a gittik. Aspendos antik tiyatrosunu görmeye. Gezi boyunca gördüğüm en güzel şeydi. Orda kesit filan çizdik. Sonra yine Sarıhacılar köyüne gittik. Size yemin ederim o köy düşük bütçeli fransız korku filmleri için biçilmiş kaftandı. Köyde sadece 5 hane vardı ve sadece bazen bir iki kişi bir yerden belirip bir şeyler anlatıyordu, üstelik köyün girişinde rüzgardan sallandıkça gıcırdayan bir salıncak da vardı. Köyde en çok kullandığımız iki şeyden biri bu salıncak diğeri de cami tuvaletiydi.
 

Şanslıydık ki o gün tam olarak nerden belirdiğini anlayamadığım bir kişi bize kekik çayı, adaçayı ve ıhlamur ikram etti. Ellerimi ısıtmak için aradığım fırsat buydu. Akşamsa kaçınılmaz son  gerçekleşmiş ve beni güneş çarpmıştı, çay almaya indiğimde hocalar aspirin ve vitamin almamı önerdiler ama içmedim. Çünkü isyanquarerqen_94'lülük... şaka şaka.. Biraz yatarsam geçeceğini düşünüyordum, yatağımda hareketsiz bir şekilde biraz uzandım sonra oda arkadaşlarım aşağıya inmeyi önerdiler ve yataktan EVET EVET diye ilk fırlayan ben oldum.

Sonra lobiye indik. Koltuklara oturduğumuz anda "Kız hepsi senin mi?" çalmaya başladı. Resepsiyondaki bey bize jest yapmak istedi sanırım;))) Sonra bir anda sayımız arttı. Seren, Salih, Furkan filan tavla oynadılar. Sonra Mehmet Batuhan ve Yasemen gibi çılgın çocuklar Side'ye yürüyeceklerini söylediler ki saat geceyarısı olmuştu. Beni de ayartmaya çalıştılar fakatvelakin ki o hava ayazında dışarı çıksam 1-2 km sonra donarak bir köşede ölecektim, ki 5,8 kmde hiç şansım yoktu. Riske giremezdim. Sonra baya oturduk işte öyle, filmlerden, Lucid dream'e kadar uzanan bir muhabbet oldu.

Dönüş yolunda bir sürü yumuşak şeker ve cips yedim, soğuk kahve içtim. Uyudum, uyandım, kitap okudum. Bir kere çay bardağımı döktüm, bir kere de elime çay döküldü. Bir kere otobüsün ön camına yapışma tehlikesi atlattım. Antalya'ya çok farklı beklentilerle gitmiştim. Beklentilerimin yarısını bile karşılayamadım. Etrafımda sürekli mızmızlanan, bir şeylerden şikayet eden insanlar olmasını hiç sevmiyorum. Enerjim çekiliyor sanki. Ordan uzaklaşmak isteyip de uzaklaşamayınca da bu durum canımı daha çok sıkıyor.

Herkesin aynı anda çok mutlu olduğu bir evren çok ütopik belki ama başkalarının hayatlarını da zorlaştırmanın bir anlamı yok ki.



3 yorum:

  1. Grup büyük olunca mutlaka o tipler çıkıyor. Bende sinir oluyorum uyum sağlamayana da mızmızlanana da. Geçen yıl İzmir`e gitmiştim arkadaşlarla. Efes`in ordan yedi uyuyanlara sıcakta yürümüştük. Hayatımda en çok o dönem yürüdüm sanırım. Orayada gidelim buraya da derken ayaklardan oluyordum :D
    Ne okuyordun tam olarak eskiz falan görünce merak ettim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Olsun ya, sevilen arkadaşlarla yollar çekilir .)
      mimarlık.

      Sil
  2. merhaba tatlım bloğunu çok beğendim ve takibe aldım bende bloğuma beklerim.:) sevgilerle

    YanıtlaSil